Jump to content
SolidMemo

Tarkov'da Spooktober - Yazılı korku hikayesi yarışması!

Recommended Posts

SolidMemo
Posted (edited)

image.png.070b7dd21c7f11f27d9265d1c33917d6.png

Norvinsk’teki Ekim günleri, dondurucu soğuk sonbahar günleri ve sert bir soğukluğa sahip kuzey rüzgarlarında adeta bir kelebek gibi uçuşan sarı, kırmızı ve kahverengi yapraklar anlamına gelir. Uzaklarda görünen Tarkov şehri gökdelenleri ile geceyi aralar. Terragroup gecenin uyumayan bir başka bütünü olarak, bütün çatışmaların kaynadığı, kendine bile düşman bu şehirden kaçmaya çalışan paralı askerlerin nefesinin geceyi yaran buharlar oluşturmasına sebep olur.

 

Biz, SİZDEN, bu anlatıya uygun bir korku hikayesi yazmanızı istiyoruz! Sahne hazır, sizler bu karanlık Korku Ekimi atmosferine aktörleri ve anlatımı getireceksiniz.

 

Bu yarışma iki bölüme ayrılmıştır - ilk aşama eleme aşamasıdır. Topluluğun her bölgesinden bir kişi elemeyi geçecektir. Daha sonrasında her bölgenin kazananı birbiriyle ikinci aşamada karşılacaktır.

 

NASIL KATILINIR:

  • Tarkov'da bir yerde geçen kısa (2-5 sayfa) bir korku hikayesi yazın.
  • Oyundan bildiğiniz yerleri kullanın
  • Yaratıcılığınızı ekleyebilirsiniz!
  • Çalışmanızı, bu mesajın altına bir cevap olarak ekleyin (online döküman veya direkt ek olarak)
  • Türkiye bölgesinin Jürisi, gönderilen hikayelerden birini, elemeyi geçen olarak seçecektir. (aşama 1) - Türkiye Jürisi, ilerleyen günlerde açıklanacaktır.
  • Her bölgenin kazanan hikayesi uluslararası mücadele için İngilizce'ye çevirilecek, büyük finalde diğer finalistlere karşı yarışacaktır (aşama 2)
  • Toplamda üç ödül bulunmaktadır!
  • İlk aşama son teslim tarihi: 31 Ekim 2020 - TSİ 09:00

 

 

ÖDÜLLER

Birincilik Ödülü:

  • Escape From Tarkov - Edge of Darkness sürümü
  • EFT T-shirt'ü

İkincilik Ödülü:

  • Escape From Tarkov - Prepare for Escape sürümü
  • EFT T-shirt'ü

Üçüncülük Ödülü:

  • Escape From Tarkov - Standard sürümü
  • EFT T-shirt'ü
Edited by SolidMemo
  • Like 1
  • Cold 1
  • Upvote 2

Share this post


Link to post
Share on other sites
djkarrr

Harekata başlamadan önce kolumdaki saate baktım. 20:58'i gösteriyordu.
Norvinsk'in her tarafından görülen Terragroup'un gökdelenleri sanki gökyüzünü yaran bıçaklar misali yükselmişti.
Yanımdaki iki arkadaşıma ,Nikolay ve Ratmire, baktım.
Onlar da bana, hazırız der gibi bakarak başlarını salladı ve kasklarımıza takılı gece görüşlerini indirerek yürümeye başladık.
Diğer Bear üyeleri bizimle gelmekten korkmuştu, çünkü herkesin arasında dilden dile dolaşan Ekim ayında Tarkov şehrini saran "Spooktober" hikayesi dolanıyordu.
Birer paralı asker olmaktan acizlerdi bana göre, bizler korkusuz , cesur askerler olmalıyız. Hedefimiz TerraGroup'taki çatışmalara son verip birkaç gün rahat bir uyku çekmek.
Ratmir birden sağ tarafımızdaki ormanlığa, ağaçlara bakmaya başladı.
Aşırı sert esen, soğuk rüzgar ağaçları da etkiliyordu.
Havada uçuşan sonbahar yaprakları (sarı ,kahverengi ve kırmızı)bir renk cümbüşü ile uçuşuyor ve yere düşüyordu.
Diğerleri soğuktan etkileniyor fakat belli de etmiyordu.
Acı zihinde diyordum hep onlara.
6 yıllık dostluğumuz da bunu onlara sert bir şekilde aşılamıştım.
"Hadi devam edelim" diye emir verecek iken yaprakların yerde bıraktığı şekil bizi çemberi içine almıştı.
Korkunç, ancak filmlerde olacak bir balkabağı.
Eskiden, Rusya'da çocuk iken bu aylarda yaptığımız Cadılar bayramı kostümleri gibiydi.
Asıl garip olay ise, ağaçlardan yapraklar uçuştuğu halde, balkabağını oluşturan yapraklar kımıldamıyordu bile.
Diğerleri farkedip rahatsız olmasın diye bunu onlara belli etmemek için tam hareket emri verecekken , Ratmir yerdeki şekli görmüş ve:
"Bu çok korkunç." demişti.
Onlara neden bu efsaneye inandıklarını ve bu efsanenin ne olduğunu sormuştum.
Ratmir aynı şekilde, hemen söze atılıp:"Çünkü bu gerçek dostum, baksana şuna yerdeki şekil bile varlığını belli ediyor.
Ya da etrafına bak. Hiç Scav gördün mü?
Diğer soruna gelecek olursam eğer: Bu ayda ortaya çıkan bir adam var, gözleri yanan bir balkabağı giyiyor kafasına.
Acımasız bir katil gibi önüne geleni öldürüyor ve, olayları olduğu gibi göremiyor. Hastalıklı bir kişi gibi."
Çok saçmaydı."Bu anlamsız şeylere inanıp kendinizi korkutmayın. Bitirecek bir işimiz var." dedim sert bir şekilde ve yürümeye başladım.
Nikolay yürürken çok üşümeye başladığını söylemiş ve ellerini ovuşturmaya başlamıştı.
Ağzından çıkan bembeyaz ve uzun buhar sayesinde anlamıştım havanın ne denli soğuk olduğunu.
Ratmir, sanki ağzımdan almış gibi:
"Hadi ısınalım" diyerek koşmaya başlamıştı.
Sessiz olmalıydık.
Ona dur demeye kalmadan Nikolay da koşmaya başladı onunla birlikte.
Peşlerinden koşacakken ayağım yerdeki bir taşa takıldı ve yalpalayıp düştüm.
Ayağa kalktığımda ise, yürüdükleri yerlerin izi dahil ortada hiçbir şey yoktu.
Yine de onları bulma ümidi ile koşmaya başladım.
Bir yandan saatime bakayım dedim ve saatin 21:44 olduğunu farkettim.
Neredeyse 1 saat geçmişti, ki bu 5 dakika gibiydi.
Ne yapacağımı bilmiyor, başıboş, sanki ömrünün yarısını tımarhanede geçiren bir deli gibi oradan oraya koşuyordum. 
Koşarken önüme gelen bir mermi bana soğuğu yenmeme ve kafa karışıklığını gidermeme yardımcı oldu.
İleri bir hamle yaptım ve yanımdaki ağaca yaslandım.
Nerede olduğumu anlamak için gökdelenleri arıyordum, fakat ortada ne gökdelen, ne de tarkov şehrinin gökyüzünü kaplayan simsiyah gökyüzü, ya da o gökyüzünü süsleyen turuncu, renge bürünen ay vardı.
Sadece ağaçlar ve onlara bağlanmış olan yapraklar görüyordum yukarımda.
Etrafıma baktığımda ise bir ormanda olduğumu farkettim.
Kaybolmam imkansızdı .
Tarkov şehrini avucumun içi gibi biliyordum.
Tam ne yapmam gerektiğini düşünürken yanımdan bir tıkırtı sesi duydum ve bunun bomba olduğunu anlamam ile başka bir yere hızlıca koşup atılmam ve yatmam bir oldu.
Bombanın kulak sağırtan patlaması ile irkildim ve sol elimdeki keskin acının ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bombanın şarapneli sol avcumun içine girmişti.
Normalde de yaralanıyordum fakat bu farklıydı.
Dondurucu soğuk ile acı kat be kat artıyordu.
Acı zihnimde değil, elimdeydi şuan.
Önümü de göremiyordum artık.
Şarapnel parçası muhtemelen gece görüşüme isabet etmişti.
Sinirlenerek ani bir hareketle ayağa kalktım, gece görüşünü kaldırdım ve elimdeki ak-74'ün ışığını açarak bombanın geldiği yöne baktım.
Uzun ve karanlık bir silüet bana bakıyordu.
Kafası bir balkabağını andırıyordu.
İki el ateş ettim ve bu ateşin etkisiyle başka yere kaçan silüeti hızlı bir şekilde takip etmeye başladım.
Ağaçlar sıklaşıyordu, zifiri karanlıkta sadece silahıma bağlı olan flaş ışığı ile rakibimi görmeye çalışıyordum.
Kısa bir koşuşturmadan sonra silüetin yere takılması ile aniden durdum ve yaklaşarak silahı kafasına doğrulttum.
Fakat yakın mesafeden bir 7.62 mermisi parçalayıcı bir etkiye sahip olurdu.
Daha sonra kalbine sıkarsam maskenin ardında ne var diye düşünerek silahı kalbine doğrulttum.
Tam ateş edecekken, silüet rüzgar hızıyla ayağa kalkıp bana tekme attı.
Ne olduğunu fark edemediğim için elim tetiğe basılı kaldı ve, tüm mermiler gökyüzüne atılan havai fişekler gibi dağıldı.
Silahın kabzasıyla kafasına vurdum ve tabancamı çekip silüete defalarca ateş ettim.
El fenerimi kaldırıp belirsiz varlığa baktım
4 kurşun kafasına isabet etmişti.
Mermimi doldurdum ve, etrafıma bakındım.
Balkabağını çıkartıp kim olduğuna bakacakken, balkabağı alev alarak yok oldu.
Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim.
Çevresini değil sadece adamın yüzünü ve kendini yakıp yok oldu.
Adama eğilerek, boynundan "dogtag"ini söktüm.
Dikkatli bir şekilde bakmaya gayret ederek yakınlaştım.
Ratmir yazıyordu.
Bir an gözlerim kararmış ve aşırı rahatsız hissetmeye başlamıştım.
Belkide kan kaybındandır diyerek, sol elime bandaj sardım, ağacın yanına uzanarak çantamdan mataramı çıkarttım ve bir yudum su içtim.
"Dogtag"i yeniden alıp baktım ve yazı aynıydı.
Birkaç dakika orada oturdum.
Algılamaya çalışıyordum.
Aklımdan hiçbir şey geçmiyordu.
Saate baktım ve saat 00:00ı gösteriyordu.
Ne yapacağımı bilmez bir şekilde aptal gibi yürümeye başladım.
Bir sekilde ormanın çıkışını bulmalı ve işimi halletmem lazımdı.
Dostumun ölümüne sonra üzülmem lazımdı.
Hem, Nikolay hala hayatta olabilirdi.
Asırlar boyu gibi gelen 5 dakikalık bir yürüyüşten sonra ormanın ucunda bir ışık yansıdığını gördüm.
Oraya doğru olabildiğince yavaş ilerlemeye başladım.
Daha da yaklaştığımda ise yere yattım ve olabildiğince sessiz sürünerek binayı gözetlemeye başladım.
Sıvası dökülmüş, rengi solmuş,çatısındaki kiremitler kırılmış beyaz tek katlı bir binaydı bu.
Çömeldim ve yavaş yavaş binanın etrafına bakındım, kimse yoktu.
Bu eve girmeli ve akşamı atlatmalıydım.
Soğuktan dişlerimi sıktığımı farkettim.
Yavaş yavaş eve yaklaştım, etrafta hiç cam yoktu, sadece siyah renkli iç karartan bir kapı.
Derin bir nefes aldım, verdim ve hazır bir pozisyon alıp kapının koluna doğru elimi uzattım.
Kapıyı açtığımda gibi tabancamı doğrultup içeri baktım.
Gördüğüm karşısında aptal gibi kaldım yeniden.
İçeride , siyah duvarlar üzerine çizilmiş o adamdaki ve orman girişinin yüzeyindeki balkabağı motifleri ve bir tane ayna ile ortada duran sandalyeye bağlı olan başka bir balkabaklı adam daha vardı.
İçeri doğru yerlerde tuzak varmı diye bakınarak yavaş yavaş ilerledim.
O balkabağı adama yaklaştım ve hemen başındakini çıkarttım.
Gördüğüm karşısında elimdeki balkabağını hemen yere attım ve kusmaya başladım.
Nikolay, gözleri oyulmuş bir şekilde sandalyeye bağlıydı.
Çıldırmak üzereydim.
"Lanet olası balkabağı" diyerek yerdeki aptal balkabağına 6 tane mermi attım.
7. ve son mermiyi kendime saklamıştım.
Odanın yanındaki ufak aynaya, ölmeden önce kendimi son kez görmek için bakmak için başımı çevirdim.
Fakat..
Benim başımda ise diğerlerinden farklı, daha ölümcül duran ve gözlerinden alevler çıkan bir balkabağı vardı.

  • Thanks 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
GordonFreemann

TARKOV KASABI

Norvinsk’te dondurucu soğuk sonbahar günleri, buz gibi sert kuzey rüzgarlarında adeta bir kelebek gibi uçuşan sarı, kırmızı ve kahverengi yapraklar anlamına gelir. Uzaklarda görünen Tarkov şehri gökdelenleriyle geceyi aralar. Terragroup, gecenin uyumayan bir başka bütünü olarak, bütün çatışmaların kaynadığı, kendine bile düşman bu şehirden kaçmaya çalışan paralı askerlerin nefesinin geceyi yaran buharlar oluşturmasına sebep olur. Bu şehre bir kez bulaştın mı, artık geri dönüş neredeyse yoktur. Kısa zamanda tüm yaşamın boyunca görmediğin kadar para kazanmak çok kolay; ancak zor olan hayatta kalmaktır. Bazıları kolay birkaç operasyon sonrası emekliliğe ayrılır ama adrenalin bağımlısı eski askerler buraya girdi mi, birkaç aklı başında olan adam dışında geriye kalanlar için tek geri dönüş ancak kanlı, soğuk bir ölümdür. Benim için ise insan elinden ölümü tatmak imkânsız gibi bir şeydi. Başarılı yüzlerce operasyon sonrasında tanıdığım birçok kişinin sağ çıkmayı beceremediği Tarkov’dan, heyecanımı yitirmem sebebiyle ayrıldım. Zaten yedi sülaleme yetecek kadar da para kazanmıştım. Kendimi ekstrem sporlara, dövüş sanatlarına ve dengeli beslenmeye adamıştım. Yıllardır ülke ülke gezip dövüş sanatlarını öğreniyor ve yerel müsabakalara katılıyordum. Uzun zaman sonra eski işverenlerimden biri olan Mekanik Kod adlı dostumdan ardı arkası kesilmeyen mesajlar almaya başladım. Kendisi hakkında bildiğim tek şey Tarkov’un çöküşünden önce başarılı bir kimyager olduğuydu. Makinelerden ve silahlardan o kadar iyi anlıyordu ki ona neden mekanik dediklerini anlıyordunuz. Kendisini her zaman bir iş adamından ziyade bir bilim adamı ve insanlığın kurtuluşu için ter döken biri olarak görmeyi tercih ediyordu. Bu kadar ısrarcı olduğuna göre mutlaka önemli bir şey olmalıydı. Neden arıyordu ki? Telefonu elime alıp onu geri aradım.

-Dinliyorum.

-Vasily kayıp. Gönderdiğim son işten geri dönmedi. Lanet olası iş için gönderdiğim kimse geri dönmedi. Bak bu işi çözmek için sana ihtiyacımız var. Garip şeyler oluyor. Ve Vasily’den sonra bu işin parayla da bir ilgisi kalmadı. İş çığırından çıktı beni anlıyor musun? Bu adamların başına…

Vasily…Beni Tarkov’la tanıştıran ve Tarkov’u avucunun içi gibi bilen Vasily. Akademiden benim bir adım önümde birincilikle mezun olan ve aynı gün rütbe taktığımız Vasily. Beraber orta doğunun pek çok yerinde operasyon yürüttüğümüz, Tarkov’un altını üstüne getirdiğimiz, kadim dostum Vasily Stefanovic ZIGOROF. Ne olmuş olabilirdi ki? Bu kadar yetenekli bir adam nasıl kendi isteği dışında kaybolabilirdi? Aklım almıyordu.

  -… bak hikâye uzun ve bende neler olduğunu çözemiyorum. Gelmen gerekiyor dostum. Sana ihtiyacımız var. Bu adamların aileleri var. Onları bulmamız, başlarına ne geldiğini anlamamız gerek.

- Lanet olsun, tamam! Bölgeye ben gelmeden bir takım gözlemci yolla. Neler olup bittiği hakkında biraz ip ucuna ihtiyacım olacak. Bir samuray kılıcıyla savaşmamı istemiyorsan ekipmanlarımı da hazırlaman gerekiyor. Artık bir tabancam bile yok.

- Ekipmanları dert etme seni bir Rambo’ya dönüştüreceğim.

Hemen ilk uçağa bilet aldım, evden hava alanına gitmek üzere taksiye atladım. Uçak yere indiğinde beni askeri bir araçla dört kişilik bir ekip karşıladı. Baştan aşağı zırhlı ve silahlılardı. Yaklaşık 2 saat süren 150 km’lik bir yoldan sonra Tarkov’a ulaştık. Mekanik beni kapıda karşıladı. Bir bilim adamıydı. Tarkov’u daha iyi bir yer haline getirmeye çalışıyordu. Bu kadar çok adam kaybetmek, belli ki canını çok sıkmıştı. Yaklaşık altı yıl sonra saçları biraz daha ağarmış, yüzü daha da kırışmış ve göbeği bile çıkmıştı. Eski bir dostu görmek beni mutlu ediyordu. Benim için güzel de bir ziyafet hazırlatmıştı. Yemeğe yumuldum ve bir yandan da kulağım ondaydı. ‘Kıyı şeridinde garip şeyler oluyor dostum. Bir ay önce sağlık merkezindeki sinyal bozucum ortadan kayboldu. Ardından, gözlem kulesindeki de bozuldu. İşi düzeltmeleri için yeni gelen birkaç çaylaktan oluşan bir ekip gönderdim. Ancak geri dönmediler. Üç gün sonra onları bulması için daha tecrübeli 2 kişi yolladım. Sonuç yine hüsran. Bugüne dek Vasily de dahil on beş asker kayboldu. Adamlara taktığım hiçbir takip cihazı sinyal göndermiyor. Yerlerini GPS ile tespit etmek imkânsız. Senin istediğini yapıp bölgeye beş kişilik tam donanımlı bir ekip gönderdim. Sağlık merkezinde bir ip ucu bulmayı başarmışlar. 321 no’lu odada küvet içinde kafası koparılmış ve yerine devasa boyutta gerçek bir domuz kafası dikilmiş bir adam buldular. Duvarda garip semboller olduğunu söylediler.Bir tür satanist ayin olabileceği kanısına vardım. Tavandan domuz parçaları sarkıyormuş. Yerler, duvarlar, her yerin kana bulandığını söylediler. Ayrıca odaya bir çeşit tuzak sistemi kurulmuş. Ne olduğunu anlayamadık ama adamlar çıktıktan hemen sonra odada art arda iki patlama gerçekleşmiş. Herifler hemen kaçmışlar. Buraya döndüklerinde resmen bok kokuyorlardı. Adamlar Tarkov’u terk etti. Hepsi. Ve şimdi hiç kimse oraya girmek istemiyor. Bu işte yalnızsın dostum.

Sanki bir korku filmindeydim. Düşmanım hakkında biraz da olsa bilgi edinmiştim. Saçma sapan dini ritüellerle kafayı bozmuş sosyopat bir katil vardı karşımda. Bu kez bir asker gibi değil, dedektif gibi hareket edecektim. Kendimi Holmes gibi hissetmeye başladım. Sebepsiz bir egoya kapıldım. Sanki daha önce hafiyelik yapmış gibi… Ben konuşana kadar yemeğin kalanını sessizce yedik. ‘Tarkov’a yarın akşama doğru gireceğim. Ergonomik, üst seviye bir zırha, mp7 ve uzun namlulu en az 1000 mt. mesafe dürbünlü m14 tüfeğe ve kamuflaja ihtiyacım var.’ dedim Mekaniğe Her şeyi planlamıştım. Uyuyup odaklanmam, enerji toplamam gerekiyordu.

Ertesi sabah soluğu poligonda aldım. Mekanik, yer altına 200mt’lik bir poligon inşa ettirmişti. Burada, müşterileri ve benim gibi kiralık askerleri için yaptığı silahları deniyordu. Bu onun için hem iş hem de hobi haline gelmişti. Silahın dipçiğini ayarlamama bile gerek kalmadan omzuma oturdu. Yanağımı dayadım. Kabzasını kavradım ve arka arkaya tetiği bir limon gibi ezdim. Omzum neredeyse sarsılmadı bile. 12’den vurmamıştım. Hedefte tam bir altıgen çizmiştim. Şov yapmayı her zaman sevmişimdir ancak bu seferki iş tetik çekmek kadar kolay değildi. Öncelikle düşmanımı bulmalıydım. Mp7 elime aldım. Dipçiğini açmadım bile. 50 mt. mesafeden şarjörü boşalttım. 30 mermi ilk dört dairede kendine bir yer buldu. Bu bir insan olsaydı göğüs kafesi kevgire dönerdi. Kendimi daha da güvende hissettim. Ben hazırlık işleriyle uğraşırken saat dörde geliyordu. Mekanik, bana bir TV-110 ve içinde yiyecek, mermi ve ilk yardım malzemelerinin olduğu küçük bir sırt çantası verdi.. Dolu mp7 ve m14 şarjörlerini, iki flaş ve iki el bombasını, İfak ve farklı farklı çatışma enjektörlerini yeleğe yerleştirdim. Mp7’yi belime taktım. Üstüme keskin nişancı kamuflajını geçirip tüfeği omzuma atınca artık gitmeye hazırdım. Saat beşe geliyordu ve liman kapısından kıyı şeridine giriş yaptım. Sık ağaçlı ormanın içine daldım. Güneş yavaş yavaş alçalıyor, ortam loş bir havaya bürünüyordu ve artık yalnızdım. Radyo kulesine doğru tepelerin arasından dikkatli bir şekilde yola koyuldum. Amacım tüm bölgeyi taramaktı. Yanımda gece ve gündüz kullanmak üzere gereken tüm ekipmanlar mevcuttu. Bu yüzden havanın kararması benim işime geliyordu. Radyo kulesine gidip etrafı kolaçan ettikten sonra kendime uygun bir pozisyon bulup radar kulesini gözlemeye başladım. Yaklaşık dört saat pozisyonumu koruyup radarı izledim. Birkaç çöpçü dışında ortada kimseler yoktu. Kulenin etrafında birkaç tur atıp ormanda gözden kayboldular. Hava iyice kararınca kuleye doğru harekete geçtim. Çok soğuktu ve rüzgâr şiddetini o kadar artırmıştı ki koşunca bile ayak seslerimi duyamıyordum. Tepeyi kayalıklardan tırmanıp direkt kulenin altına çıktım ve çalılıklara gizlendim. Etrafı kolaçan ettikten sonra yavaş ve emin adımlarla kuleyi tırmanıp etrafı izlemeye başladım. Hava kapalıydı ve zifiri karanlıktı. Gece görüş gözlüklerini açtım. Ve izlemeye başladım. Her yeri görebiliyordum. Sağlık merkezi, liman, Hidro Elektrik Santrali, Pier, benzin istasyonu… Her şey ayaklarımın altındaydı. HES’e doğru bir hareketlilik fark ettim.Üç kadar çöpçü HES’e girdi ve bir süre orda kaldı. Hemen radardan inip HES’e doğru hızla hareket ettim. Karanlık benden yanaydı. Sessizce yaklaşıp tepenin üstünden duvar arkasına geçip saklandım. Çöpçüler fenerlerle içeriyi didik didik aradılar. Muhtemelen yiyecek ya da takaslık bir şeyler arıyorlardı. 3’ü aynı anda çıktılar.

Bir tanesi, ‘yürüyün sağlık merkezine çıkıyoruz’ dedi. Diğeri, ‘ben canıma susamadım dostum buraya kadar gelmem bile hataydı. Daha fazlasını isteme. Gümrük’e geri dönmeliyiz bu bölge tehlikeli. Olanları duymadın mı sen ha! Bataklıkta domuz gibi ölmektense açlıktan geberirim daha iyi!’ diye çemkirdi. İlk konuşan çöpçü, ‘Bak kanka ben o olaylara inanmıyorum, birileri buranın kaymağını yemek için sallıyor bence. Birkaç odanın anahtarı buldum gidip bir bakalım.’ diye cevap verdi. Öbürü, ‘sen laftan anlamıyorsun, benim çocuklarım var ben dönüyorum. Bulduklarım bana yetiyor, fantezi arıyorsan devam et’ dedi ve konteynerlerin arasından çıkıp tam da benim pustuğum duvardaki kırığa doğru yeltendi. Arkasını dönüp üçüncü çöpçüye seslendi. ’Ben gümrüğe gidiyorum. Gelecek misin yoksa bu deliyle gidip kendini öldürtecek misin Sasha!’diye bağırdı ve yoluna devam etti. Ben yavaş yavaş eğilip yere çömeldim. Bir çalı taklidi gibi öylece durdum. Tüfeğinin ışığını yakarak önümdeki kırıktan çıkarken diğer arkadaşı ona yetişti. Önümden geçerlerken sükunetimi korudum. Elim mp7’deydi ve uzaklaşmalarını izledim. Diğeri de söve söve peşlerinden gitti. Arkaya dönüp sağlık merkezine baktım. Oraya girmem gerekiyordu. O odayı görmeliydim. Sırtımı HES’e verip yavaş yavaş çalıları siper alarak tepeyi tırmandım. Merkezin duvarlarını yanlayarak, yavaş yavaş, yaklaşık bir buçuk saatte etrafını turladım. Bir çalıdan farkım yoktu neredeyse. Ara ara gelen baykuş sesleri rüzgârda hayaletler geziyormuş hissi veriyordu. Gözlük kafama ve gözlerime baskı yaptığı için ara sıra çıkartıp üç-beş dakika dinlendirmem gerekiyordu. Korku ve dehşet içinde karanlıkta kör bir şekilde geçen üç-beş dakika... Beynim bana oyunlar oynuyor illüzyonlar gösteriyordu. Birbirlerine sürterek ses çıkaran çalılar ağaçların yaprakları ve dalları sanki etrafımda dolaşıp beni arayan bir varlık hissiyatı veriyordu ve bir anlık çıldırma noktasına gelince gece görüşü gözlerime dayayıp sesin geldiği yöne bakıyor ve hiçbir şey olmayınca bir an huzur buluyordum. Aynı şey tekrar tekrar ve tekrar defalarca yaşandı. Duyduklarım beni burada dehşete sokuyordu. Başladığım yere dönünce en yakın kapıdan içeri girdim. Yerler moloz ve cam kırıklarıyla doluydu. Gürültü yapmadan yürümek neredeyse imkansızdı. Bir odaya daldım. Seri bir şekilde dolapları karıştırıp bulduğum iki çarşafı kaptığım gibi botlarıma doladım. Bu işle uğraşırken bir yandan her an birileri içeri girecekmiş gibi gözüm kapıdaydı. Binanın her yerinden gıcırtı, çarpma ve uğultu sesleri geliyordu. Etrafımda birileri olsa bile duymak neredeyse zordu. Mp7’mi elime aldım. Kontrollü bir şekilde en üst kata çıktım.  Duvar diplerinden odaların kapılarını siper alarak ve gerekirse kaçış yolu olarak kullanmak için yavaş yavaş 321’e doğru yürüyordum. Her yerden sesler geliyordu. Her yerden... Nabzım o kadar yükseldi ki kan basıncından burnumun kanayacağını düşünmeye başladım.  Adımlarıma dikkat ediyor, bir tuzağa veya bir mayına basmamak için dikkatlice ayağımı koyduğum yeri ölçüyordum. Tanrım!  Koşup geriye kaçmamak işten bile değildi. Odaya yaklaştıkça burnuma gelen ölüm kokusu da cabasıydı. Ve zayıf bir ışık yandığını fark ettim. Titreyen bir ışık… Mum olmalıydı. O kadar yavaş ilerliyordum ki yaklaşık elli metrelik koridor beş kilometre gibi olmuştu. Bir öne bir arkaya bakıp bir tuzağa düşmemek için dua ediyordum. Bu işe gece kalkıştığım için pişman olmuştum. Eskiden burada hiç böyle korktuğumu hatırlamıyordum. Odanın önünde, bir masanın üstünde büyük yeşil bir leğen ve sıraya dizilmiş boy boy mumlar vardı. Kapının etrafı işaretlerle doluydu. Bitmek bilmeyen adrenalin patlaması sinir bozmaya başlamıştı ve yorulmuştum. Kafamı uzatıp içeri baktım. Devrilmiş küvetin yanında çürüyen domuz kafalı herif ve domuz gövdesinin yerdeki parçaları dışında kimse yoktu. Her yerden odaya rüzgâr girmesine rağmen leş kokuyordu. Duvar dipleri mumlarla kaplıydı ancak odanın köşesinde yanan bir gaz lambası dışında hiçbiri yanmıyordu. Duvarlarda patlamanın etkisiyle kırıklar oluşmuştu, her yerde kurumuş kan izleri vardı ve daha önce hiç görmediğim semboller çizilmişti. Sonra o yazıyı gördüm, ‘BATAKLIKTAKİ DOMUZLAR İNSAN OLDULAR. KURTULUŞ ÇOK YAKIN’ bu da ne demekti şimdi. Çöpçülerin konuşmalarını hatırladım. Bataklıktan bahsetmişlerdi ama ne olduğunu hatırlayamadım. Buradan çıkmalıydım. Telaştan sağlıklı düşünemiyordum. Sürekli kapılar ve pencereler çarpıyordu. Uğuldayan rüzgâr ve et parçaları, cesedin üzerinde gezinen böcekler ve buradaki her şey aklımı başımdan alıyordu. Yalnızdım. Kafamı bir anlığına toplayıp, başka bir ip ucu olup olmadığına bakındım, cesedi inceledim. Domuzun kafası resmen adamın gövdesine dikilmişti ve bir bütün gibi duruyorlardı. Sanki cerrahi bir operasyon gibi…Bir anda çok yüksek bir ses duydum. Her yerden geliyordu. Acı çeken bir kamyonun korna sesi gibiydi. Yüreğim ağzımdaydı nereye bakacağımı şaşırdım. Mp7 ile bir kapıya bir pencereye bakıyordum. Korkudan delirmek üzereyken bir an balkona koştum. Tam aşağı atlayacaktım ki yüksekliği fark edince geri dönüp kapıya yöneldim İkinci kata kadar süratle merdiveni indim. Her yerden alaycı ve gür kahkaha sesleri geliyordu arkasından çığlıklar. Dehşetle sağa sola bakındım. Acıklı bir inleme sesi geldi. Sanki ağlayan bir dinozor tarafından kovalanıyordum. Işıklar kahkaha eşliğinde şimşek çakarcasına titreyerek yanıp sönmeye başladı. Tanrım! Koşarak koridor penceresine zıpladım aynı anda çevik bir hareketle yüzümü koridora dönüp pencereye tutundum, kendimi ikinci katın penceresinden aşağı bıraktım ve ayaklarım yere değer değmez sırt üstü yere yuvarlandım. Hızla ayağa kalktım. Sırtımı binaya verip bahçe duvarındaki kırığa doğru koştum. Işıklar yanıp sönmeye devam ediyordu. Güç bela gözlüğü takıp elimde m14 ile koşarak kayalıklardan zıplaya zıplaya limana doğru kaçtım. Arkadan dinozor ve kahkaha atan adam sesleri gelmeye devam ediyordu. Sanırım korkudan altıma etmiştim. Dehşetten titriyordum. Limana kadar soluksuz koştum ve çıkışa yakın bir yerde soluklanmak için kendimi bir çukura attım. Hayatımda ilk kez kaçıyordum. O cesur kaplan gitmiş, yerine korkudan altına eden bir velet gelmişti. Nabzım düşerken kendimi aptal gibi hissetmeye başladım. Buraya ne için geldiğimi unutup ilk gerilimde hemen çıkışa koşmuştum. Lanet olası manyak herif benimle dalga geçmişti! Korkum, yerini öfkeye bırakmaya başladı. İşte tam da ihtiyacım olan şey... Savaşacaktım. Ancak şu an elimden hiçbir şey gelmezdi. İt gibi yorulduğumu fark ettim. Kamuflajıma sarılıp ilk ışığa kadar kendimi çukurun güvenliğine emanet ettim. Gözlerim karga sesleriyle açıldı. Kumanya açıp kaşıklamaya başladım. Biraz su içtim. Kasap gece beni fena yakalamıştı. Belki sağlık merkezinde bile değildi ama oraya geldiğimi nasıl anladı? BATAKLIK! Haritamı çıkardım. Bataklığı buldum. Sular altında kalıp terk edilmiş eski bir yerleşim… Kasabanın yukarısında. Oraya gitmeliydim. Benimle oynuyordu. Bende onunla oynayacaktım, pusu kuracaktım. Toparlanıp yola koyuldum. Neredeyse öğlene kadar çömelerek ve sürünerek sağlık merkezinin diğer tarafına geçtim. Birkaç kez çöpçülerle karşılaştım ve çatışmalardan kaçınmak ve dikkat çekmemek için, küçük tepeleri, ağaçları, kayaları ve çalıları kendime siper ederek bataklığın yukarısındaki tepeye ulaştım. Tüm bölgeye hâkim ve korunaklı bir noktaya konuşlandıp harabeleri izlemeye başladım. Önceki gecenin aksine çok sakin bir gündü. Birkaç saat bekledikten sonra kasaba tarafından iki çöpçü çılgın gibi koşarak bataklığın çamurlarına daldılar, çırpınarak en yakındaki eve ulaştılar. Silahın dürbünüyle köyü taradım ancak bir şey göremedim. Herifler harabe evin içinde bir o pencereye bir bu pencereye koşuyor, hızla köye doğru bakıp tekrar içeri saklanıyorlardı. Biri yere çöktü. Diğeri ona bir şeyler söyleyip yakasından tutup ayağa kaldırdı. Oradan çıkıp diğerine geçtiler ve görüşümden çıktılar. Köye görüşü olmayan taraftan dolanıp onları daha iyi görebilmek için yıkık kiliseye yaklaştım. Arka taraftan kiliseye girdim; ancak bir gariplik vardı. Her taraf yanan mumlarla kaplıydı. En önde uzunca bir kürsünün üzerinde mumlar arasında bir domuz kafası duruyordu. Şaşkınlıkla oraya doğru yaklaştım ve bir anda ensemde bir yanma hissi ile irkildim. Arkamdan o çirkin kahkaha sesi geliyordu ama bu gerçek bir kahkahaydı. Arkamı dönemeden yüz üstü kapaklandım. Dünya karardı.

Şiddetli baş ağrısıyla ayılmaya başladım. Bulanık görüyordum. Mum ışıklarıyla aydınlanan loş bir mahzendeydim. Mumlar tavandan aşağı doğru sarkıyordu. Kâbus. Karşımda kollarını yukarı kaldırmış bir adam, bacaklarını açmış bir şekilde havada duruyordu. Burnuma çürümüş et, rutubet ve hayvan pisliği kokusu geliyordu. Sessiz ve derinden inler gibi ağlayan yorgun sesler duyuyordum. Onlarca farklı inleme sesi geliyordu ve homurdanan domuz sesleri duyuyordum. Tavanda yürüyen yavru domuzlar vardı. Uyanmak için kendimi zorladım. Hayır! Bu bir kâbus değildi. Kiliseyi hatırladım. Kürsüdeki domuz kafasını ve ensemdeki yanma hissini... Enseme dokunmak istedim. Yapamadım. Tavandan baş aşağı ayaklarımdan zincirlenmiş şekilde yere bakıyordum. Baş aşağı sarkıyordum ellerim bileklerimden zincirlerle yere sabitlenmişti. Mumlarla aydınlatılan karanlık bir ahırda baş aşağı duruyordum. Çıplaktım, üşüyor, titriyordum. Dehşetle bağırmaya, beni indirmeleri için haykırmaya başladım. Etraftaki inlemelerin dozajı da benim bağırmalarımla beraber arttı. Boynum dışında hiçbir uzvumu oynatmama imkân yoktu. Kafamı sağa sola savurup çırpınarak bir süre mücadele ettim. Faydası yoktu. ‘Boşuna uğraşma’ dedi karşımdaki. İngilizce konuşuyordu. ‘Bundan kurtulmak imkânsız!’  Bundan sonra söylediklerini anlamaya İngilizce’m yetmedi. Aynı benim gibi zincirlenmişti. Burnundan akan kanlar kaşlarından saçlarına doğru süzülüp kurumuştu. Uzun saçlıydı. Sanki çarmıha tersten gerilmiş bir İsa gibiydi. Karnı içine göçmüştü. İriydi. Uzun zamandır aç olduğu belli oluyordu. Parmak uçlarında kana bulanmış sargı bezleri vardı. Hala konuşuyordu. Oda domuz yavrularıyla doluydu ve yavrular parmaklarına yaklaşınca yumruğunu sıkıp onları saklıyordu. Tavandan sarkan bitik bir serum, koluna bağlıydı. Amerikalı, başparmağıyla ağzını işaret edip dudaklarıyla emme hareketi yaptıktan sonra sırıtarak, ‘Parmaklarını emiyorlar. Domuzları bizim kanımızla besliyor’ dedi. Bunu anlamak için dil bilimci olmaya gerek yoktu. Yanımdaki herif garip bir şeyler söyleyerek inlemeye devam etti. Hiçbir şey anlamadım. Sanırım Fransızca bir şeyler mırıldanıyordu. Bir diğeri Almanca inlemeye devam etti. Sanırım yakın zamanda atmosfere Rusça’mla katkıda bulunacaktım. Ortam birleşmiş milletler inleme örgütü gibiydi. Dedektiflik mevzusu bana göre değildi. Bu odadaki kimseye göre değildi. O yüzden hepimiz avlanmış ve bu odaya hapsedilmiştik. Hikayem bu şekilde mi son bulacaktı? Ben de diğerleri gibi serumla beslenen canlı bir domuz emziği mi olacaktım? Yoksa gövdeme bir domuzun kafası dikili başka bir ayinin parçası mı? Bunları düşünmenin faydası yoktu. Her hâlükârda artık bir ölüydüm. İnleyen birleşmiş milletler kulübünün gürültüsü arasından dışardan yaklaşan ayak seslerini ve yere sürten metalin cızırtısını duyabiliyordum. Demir bir kapı gıcırdayarak gürültülü bir şekilde açıldı ve daha yüksek bir sesle kapandı. Yavru domuzların homurtusu şiddetlenmişti. Kapı sesiyle beraber etrafta koşturmaya başladılar. Koca palasını yere sürterek ilerleyen çizmeli bir adam karşımda belirdi. Kırmızı ilkyardım çantasını duvardaki bir kancaya astı. Yeni bir serum çıkarıp Amerikalının serumunu değiştirdi. Benimle ilgilenmiyordu. Beklenmedik şekilde nazik ve yumuşak bir ses tonuyla ‘bugün nasılsın bakalım Johny?’ dedi. Amerikalı isteksizce gülümsemekle yetindi. ‘Güzel, bende öyle düşünmüştüm’ dedikten sonra tulumunun cebinden bir morfin enjektörü çıkartıp herifin göbeğine ok gibi sapladı ve başparmağıyla enjekte etti. Amerikalı ağzı açık şekilde dişlerini sıkıp, gözlerini kıstı. Baş aşağı durmaktan gözleri kızarmış ve yüzü şişmişti, alnındaki damarlar belli oluyordu. Ardından sağ el parmaklarındaki bandajları söktü. Ellerinin titrediğini görüyordum. Herif, cebindeki bir kutu içinden neşterini çıkarıp bir doktor kibarlığıyla tutarak Amerikalının parmaklarına götürdü. Birkaç domuz yavrusu çoktan heyecanla etrafında dolaşmaya başlamıştı bile. Parmaklarına birer kesik attıktan sonra geri çekildi ve yavru domuzlar bir anda parmaklarına hücum etti. Hunharca kan emiyorlardı. Amerikalının sessizce ağladığını duyabiliyordum. Arada ağlaması inlemeye dönüşüyordu. Sonra tüm bunları yaklaşık iki kere tekrarladığını duydum. Morfinden sonra Alman, korkudan kendi suratına işemişti. Kasap, tiksintiyle karnına bir yumruk yerleştirip ‘Seni yakında canlı canlı yetişkin domuzlara yedireceğim’ diyerek söylendi ve küfürler savurdu. Titremeye, terlemeye ve üşümeye başladım.  Sonunda yanıma gelip önüme çömeldi. Korkuyla yumruklarımı sıktım. Yapabildiğim tek şey buydu ve sırıtarak o sakin sesiyle ‘şeker mi şakamı?’ diyerek o lanet kahkahasını patlattı. Sustum. Pis bir sırıtışla yüzüme yaklaştı. Bağlı olmasaydım, kafasını gövdesinden ellerimle ayırabilecek kadar güçlüydüm. ‘Aklından geçenleri unut, bir şey yapamayacağını biliyorsun, kaslı vücudun sana yardım edemez’ diyerek arkasını dönüp çantasına doğru uzaklaştı. Hala Amerikalıyı emen domuzun sırtını kaşırken  kafasını geriye çevirip omzunun üstünden konuşmaya başladı. ‘Ben politik bir insanım. Tercih senin. Söyle bakalım minik domuzcuklarıma emzik mi olacaksın yoksa kafanı koparıp gövdene bir domuz mu dikeyim?’ çantasına uzanıp bir morfin çıkardı sonra eğilip diğer eliyle duvara yasladığı palasını kavradı ve bana döndü. Birkaç saniye düşündükten sonra gözlerimi kapatıp, titreyerek sıktığım yumruklarımı gevşettim. Memnun olmuştu. ‘Akıllı çocuk’ diye homurdandı. Titrek bir sesle ‘BATAKLIKTAKİ DOMUZLAR saçmalığı da nedir?’ diye sormaktan kendimi alamadım. Korkunç bir kahkaha patlattı ve kaşlarını çatarak kötü bir sırıtışla devam etti. ‘Söylediğin gibi, saçmalık. Sözlerin bir anlamı yok! Tüm bunlar eğlencenin küçük bir parçası. Neler olduğunu anlamaya çalışan senin gibi aptalları oradan oraya koşturmak ne kadar keyifli bilemezsin!’ Yeni bir kahkaha patlattıktan sonra ciddiyetle devam etti. ‘Her şey kafa karıştırmak ve asıl noktaya odaklanmanızı engellemek için yarattığım bir korku masalı. Bu sayede deneylerimi beş para etmez, zavallı çöpçüler yerine sizin gibi ahmak ama korkusuz, fiziksel genetiği üst düzey, dayanıklı, savaşçı genlere sahip adamlar üzerinde yapabiliyorum. Hikâye sayesinde çöpçüler buralardan uzak dururken siz cesur köpek balıkları hemen oltaya atlıyorsunuz. Çok yakında Tarkov’u çöplüğe dönüştüren ve ailemi benden alan herkesin sonunu getirecek virüsü üreteceğim’ Karnıma saplanan morfinin etkisiyle hissizleştim. Artık beni de yavaş ve acılı bir ölüm bekliyordu. İşi bitmişti. İki yavru domuz sağ elimi emerken eşyalarını topladı. Palasını eline aldı ve geldiği gibi yere sürterek uzaklaşmaya başladı. Son bir haykırışla ağlarcasına ardından seslendim. ‘Kimsin sen!?’ Geriye dönmeden başını omzuna çevirdi ve hırlarcasına kısık bir sesle ‘SANİTAR’ dedi.

tarkov butcher2.txt

  • Thanks 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
xxaybexx

Gecenin bir yarısı sizi uyandırıp teçhizatınızı kuşanmanızı isteseler ne yapardınız ? Nereye gittiğinizi bile bilmiyorsunuz. Bildiğiniz tek şey göreviniz oda sağ çıkmak. Ben İsac İvanov sabah 05:12 de uyandırıldım tehcizatımı kuşanmam istendi sorgusuz bana denileni yaptım. Toplantı odasında direktifleri almak için toplandık. Anya (Paralı asker grubunun yöneticisi ve bölüm komutanı) görevin çok basit olduğunu uzun bir süre önce terk edilmiş bir fabrikada sivil hareketlenme olduğunu ve bölgede düşman birimleri yanı sıra sivillerin silahlı olabileceği söyledi. Bölgeye gidiş amacımız bölgede kalan kaynakların (Yiyecekler, Sağlık ürünleri ve teçhizatlar) tahliyesini başarılı bir şekilde yapmamız gerektiği belirtildi. Ancak asıl amacımız USEC (başka bir paralı asker grubu) grubunun bölgedeki faaliyetleri gizlemeye çalıştıkları ve bu faaliyetleri gün yüzüne çıkarmak konusunda önemli bir adım olacağı da söylendi. O saatten sonra korku veya tedirginlik duymak kesinlikle yapacağımız en son şey olmalıydı kısa bir tedirginlik bile beni olmasa da yanımda benimle gelecek olan arkadaşlarımın ölümü ile sonuçlanacaktı. Bölgeye 3 kişi yönlendirileceği ve olası bölgede 3 Adet USEC bulunabileceği raporlanmış olduğu bunun yanı sıra kaç kişi olduğu bilinmeyen silahlı yerli halk da bulunacağı söylendi. Toplantı 11:22 sularında sona erdi son hazırlıklarımızı yapmamız söylendi.

 

Bu sırada size kendimden bahsetmek isterim; Adım İsac İvanov ancak kısaca bana Al diyorlar ( Aleksei’ nin kısaltması (Savaşçı gardiyan))  193 cm boya ve 94 kg ağırlığa sahibim iri bir adamım gür ve uzun sakalım var. Atışlarım her zaman iyi olmuştur özellikle keskin nişancı tüfeklerinde. Sahada iri olmama rağmen kıvrak hareket edebilir ve baskı altında bile iyi nişan alabilirim. M4 serisi ve AK serisi taruz tüfeklerin de de gayet iyiyim. Rusya’nın Kuzeyinde Chatanga kasabasında doğdum çok soğuk ve karlarla kaplı bir yerde sert hava koşulları kişilik ve vücut olarak sağlam ve gelişmiş olmamı sağladı. Birçok ülke ve şehir gezdim bir çok operasyonda gizli olarak çalıştım şuana kadar...

 

Ben ve 2 silah arkadaşım silahlarımız kalibrasyonlarını yaparken ve çantamızı son defa kontrol ederken Orel (gerçek isimlerimiz yerine birbirimize takma isimlerle seslenirdik (Orel : Altın)) kaç mermimiz olduğunu sordu. Kişi başı 120 mermimiz ve 3 şarjörümüz olduğunu söyledim. Hiçbir zaman çıkarmadığı durmuş altın rolex saatine bakarak ölüme ne kadar da az kalmış diyerek güldü. Durumun gerginliğinden olsa gerek suratlarımızda tebessüm oluştu. Roshan (Gün Işığı) “ Orel çeneni hiç tutamıyorsun değil mi ?” diyerek güldü.

 

Saat 12:00 da araca doğru hareketlendik bacaklarım sanki benden bağımsız bir şekilde çalışıyor gibiydiler yürüyordum ancak yürüyen ben değildim sanki. Daha önce 1 - 2 defa böyle bir görevde bulunmuş olsam da hiçbir zaman alışılacak gibi bir şey değildi bu. Beş hafta önce gittiğim son görevde bir kaç sıyırık ile kurtulmuş olsam da insanların bağırışları hala kulaklarımdaydı. Kırılan kemiklerin ve mermiler tarafından delinen vücutların çıkardığı sesler. Addım attıkça botlarım altından gelen o ıslaklık sesi; o ıslaklığın yaydığı iğrenç koku ve kayganlık hissi. O sıvının kan olduğunu bilsem de hiçbir zaman bunu kabul etmek istemedim. İçeriye girdiğiniz anda aklınız kendini kapatır sadece nefes alış verişinizi duyarsınız sanki bir rüyada gibi ardından gelen ilk silah sesi ile o rüya bir kabusa dönüşür. Dikkatli olmaya çalışırsın ama her karanlık köşede sana doğrultulmuş bir silah olabileceği için dikkatini toplamak çok güçtür. Ellerin titreyemez ! Gözlerin kör olamaz ! Kulakların sağır olamaz! Tereddüt edemezsin ! Yoksa ölürsün !

 

Araca bindik az da olsa sakinleştim. Takım arkadaşlarıma baktım. Orel biraz delidir. Aslında hala sırıtıyordu garip bir inancı var eski vikingler gibi savaş alanında ölürse onun için en büyük hediye olacağını falan düşünen bir insandı. Bense ne kadar yaşarsam o kadar iyi olacağını düşünen bir insanım. Roshan o daha çok para için yapan tiplerden risk ne kadar büyükse kazanç onun için o kadar büyüktür ve parası iyi oldukça bizi bile vuracağına eminim, tereddüt bile etmez. Yanımdaki kişilere güvenemezdim aklım böyle diyordu ama yapmak zorundaydım sırtımı bir USEC’ e dayamaktansa takımımdaki arkadaşlarıma dayamak çok daha akıllıca bir karar olacaktı. Arabanın içerisindeki sıcaklık ve rahatlama hissi uykumu getirmişti hafiften. Stress sonrası hep olurdu bana böyle şeyler. Roshan kaskıma vurarak beni kendime getirdi. Roshan “Hep aynı terane ha ? Git vur topla getir paranı al...” dedi. Ben sadece kafamı sallayarak ve “Hı-hı “ diyerek onayladım. Orel “ Roshan sen daha çok vurma kısmı ile değil de toplama kısmı ile ilgileniyorsun” diyerek kahkaha attı. Roshan “ Ben en azından canımı sokakta bulmuşçasına her gelen silah sesine son hız koşturmuyorum etrafını temizlemek hep bize düşüyor, bir gün hem kendini hem bizi öldürteceksin.”. Orelin bu duruma cevabı sadece “ Umarım o günleri de görebilirim” oldu. Roshan ile göz göze geldik ve eminim ki Orel’in oracıkta kafasına bir kurşun yerleştirmek istiyordu.

 

Saat 14:39 gibi sürücü yaklaşık 20 dk lık yolumuz kaldığını söyledi bölgeye yaklaştıkça etrafta cesetler yol boyu kenarlarda yatıyordu. Bölgeye bizden önce de çok sayıda birim takviye edildi USEC, BEER ve yerli halktan cesetler yan yana uzanmış arkadaşlarını taşıyan içeriden canlarını zor kurtarmış askerler karargahlarına doğru sürünerek, topallayarak, kan ve ter içerisinde ulaşmaya çalışıyorlardı. Nedendir bilinmez ama şoka girmiş bi adam belden aşağısı parçalanmış çoktan ölmüş bir cesedi kucağında yol boyu taşıyordu. Yaklaştıkça yükselen dumanları görebilir olduk bölgede daha biz varmadan bile olaylar çok büyümüş görünüyor ama bildiğimiz kadarıyla bölgede sadece yerli halk mevcut. Onları haklayabilirdik ancak asıl sorun USEC olacaktı...

Araç bizi bölgeye yürüyüş ile 20 dakikalık bir mesafede bıraktı bu saatten sonra sadece üçümüz vardık. Öğle saatleri olmasına rağmen hava kapalıydı ve bir saat sonra sanki zifiri karanlık olacak gibi duruyordu. Hafiften yağmur da başlamıştı bile. Fabrika bölgesine doğru hızlı bir şekilde ilerlemeye başladık silahlarımızın emniyeti o andan itibaren kapalıydı ve hareket eden her şey bizim için bir tehditti artık. Orel ve Roshan önümde sağa ve sola dikkat ederek ilerlerken ben arkayı kolaçan ediyordum olabildiğince karanlıktan ve kapalı alanlardan ilerlemeye çalışıyorduk. Orel yumruğunu havaya kaldırarak fısıltıyla “ Çocuklar durun şuna da bakın.” dedi. İşaret ettiği yere baktığımızda yaklaşık 80 metre ilerimizde bir yerli halk yerdeki USEC cesedini arıyordu. Orel silahını doğrulttu ancak Roshan hemen namlusunu tutarak yavaşça aşağıya eğdi. Roshan “ Şu anda ateş edersen herkes yerimizi öğrenir içeriye kadar sabret bunun için çok şansın olacak” dedi. Ancak ben bir şey fark ettim bi gariplik vardı. “Çocuklar şuna sessiz olun ve şuna bakın.” dedim. Fark ettiğim şey adamın az önce üzerindeki gıda malzemelerini yiyen adam doymamış olacak ki adamın kolunun iç tarafını yemeye başladı.

Böylesi fakir ve açlıktan kırılan bir bölgede bunu sorgulamak saçma olur ancak böylesi bir görüntüyü daha önce hiç görmedim. Roshan “ Havada uçuşan mermiler, patlayan bombalar, parçalanan ve yanan cesetler aynı zamanda delik deşik olmuş vücutlar şimdide yamyamlar, ne güzel...” diyerek söylendi. Orel “ Eğer içeride ölürsem o orospu çocuklarına yemek olmadığıma emin olun” diyerek yürümeye devam etti. Silah seslerini artık net bir şekilde duyabiliyorduk. Orel “ Anlaşılan içeriye USEC birimi daha girmemiş birinci ve ikinci seviye silah kullanıyorlar yerel halk olmalı” dedi. Bu seviyelerdeki silahlar genel olarak çok işlevsel değildir ancak öldürücü mü ? Kesinlikle !

 

Fabrikanın girişini görebiliyorduk kocaman kırmızı sürgülü bir kapı üstünde ise daha küçük normal boyutlarda bir kapı daha vardı. Kapının hafif aralanmış olmasından kilitli olmadığı anlaşılıyordu zorlanmadan içeriye girebilecektik. Roshan elini kaldırdı dur işareti yaptı ve tepede duran keskin nişancıyı gösterdi. Yerli halktan bir kişi fabrikanın girişini az bir uzaklıktan keskin nişancı tüfeği ile izliyordu elindeki silahın modelini görmek çok zordu ancak SV-98 model bir silahı varsa bizim için risk teşkil ediyor olacaktı. Roshan HK 416A5 taruz tüfeğine susturucusunu taktı ve bana uzattı, “ Aramızda ki en iyi atıcı sensin temiz ve tek kurşunda indir şunu” dedi. Dürbünümün parlamayacağına emin olduktan sonra nişan aldım derin bir nefes alıp tetiği yarım ezdim ve nefesimi hafifçe verirken silahı ateşledim. Onca silah sesinin içerisinde kurşunun nereden geldiğini bile bilmeden yere yığıldı. Etraf temiz görünüyordu kapıya doğru ilerledik. Kapıya yaklaşırken birisi komik olduğunu düşünerek kapının yanına üzerine korkunç bir yüz oyulmuş bal kabağı bırakmıştı. Ancak komiklik ve sıradanlık dışında bu bal kabağı üzerindeki yüzün gözleri çarpı şeklindeydi. Anlaşılan birisi cadılar bayramı da olsa burada ölümün her zaman kol gezdiğini hatırlatmak istemiş.

 

Önden Orel içeriye girdi sonra ben ve en son Roshan. İçerisi oldukça karanlık ve kasvetli duruyordu gerçi bizde eğlence parkı beklemiyorduk en azından ben ve Roshan için bu geçerliydi. Amacımız üst kattaki ofis odasına ulaşarak dökümanları alıp karargaha dönmekti bunun yanında içeriden aldığımız her şey bizim olacaktı. Yavaş adımlarla ilerliyorduk üst kata çıkmak kolay olmayacaktı önce yer altında uzanan tünel benzeri koridora yöneldik amacımız görünmeden olabildiğince ofise yaklaşmaktı. Tünelin sonunda iki kişinin konuşmasını duyduk. Köşeden kısa bir göz attığımda yerli halktan olduklarını gördüm. Orel bir saniye bile düşünmeden bir tanesini kafasından ve diğerini göğsünden 3 kurşun ile yere serdi. Göğsünden kurşun yiyen adam kanlar içinde yere yığılırken ağzından kanlar kusuyordu. Roshan hızlıca ilerleyerek ceplerini ve çantalarını aradı bulduklarından değerli olabilecek şeyleri çantasına koydu. Yolumuza devam ettikçe fark edildiğimizi anladık çünkü küfürler ve hakaretler bağırılarak bizi arıyorlardı. Ofise gitmeden önce geniş bir alana çıkacaktık alanı dağıldık ve emniyete aldık gelen 4 yerli halkı da vurduktan sonra güvenlikten emin olup yolumuza devam ettik. Artık beynim işlevini yitirmiş sadece duyularım ile hareket ediyordum, tepkilerimi sadece refleks olarak veriyordum. Ofis binasına giriş yaptık en alt kattan girdikten sonra merdivenlerden ilerledik ama önümüzde en büyük sorunu soyunma odası oluşturuyordu tam ara katta bulunan bu oda çok aktif çatışma seslerinin yükseldiği bir alandı.

 İçeriden gelen çığlıklar ve patlama sesleri adeta cehennemi andırıyordu insana. Anlaşılan içeriye USEC birimi giriş yapmış olacak ki bombaların patlamaları binayı sarsıyordu. Omuzlarıma düşen taş ve toz parçalarını silktim. Roshan ve Orel’ e bakarak devam edelim dercesine kafamı eğdim. Soyunma odasına giriş yaptık içeride çift koridor bulunmaktaydı tabi araları duvar ve dolaplarla kapatılmış olarak. Roshan geldiğimiz kapıyı gözlüyordu. Ben soldan Orel ise sağdan devam etti. Yaklaşık 20 saniye sonra Orel’in ayak sesleri durdu. Bende bir andan durarak etraftaki sesleri duymaya çalıyordum. Yüksek bir ses ile Orel “ Geberin sizi orospu çocukları!” diyerek ateş etmeye başladı. Adeta mermi yağdırıyordu koridora. Ben hemen yanımdaki duş kabinlerinin içine konuşlandım ancak hesaba katmadığım bir şey vardı, orayı daha kontrol etmemiştim ...

 

Bir anda sırtımın bir şeye çarptığını hissettim arkama dönmem ile suratımda namlu görmem bir oldu. Bacaklarım boşaldı düşünemez oldum karşımdaki adamın sadece gözlerini görebiliyordum. Ancak bu bana yetti gözlerindeki tereddüt ve korkuyu fark ettikten sonra bir saniye düşünmeden silahını sola doğru hızlı bir hamle ile ittim. Silahı ateşlendi ancak iyiydim bana isabet etmedi. Silahımı kaldırıp ateş edene kadar ölmüş olacaktım. Hızlı bir yumruk ile çenesine vurup onu biraz sersemlettim. Ardından üstüme atladı. Yumruklaşmamız bir dakika kadar sürdükten sonra kulağımda bir silah sesi işittim. Dönüp baktığımda Orel sesimize gelmiş ve onu vurmuştu. Orel gülümseyerek bana döndü ve “ Ah! Demek buradaymış bende bu küçük sıçanı arıyordum” dedi. Rahatladım. Suratımda istemsiz bir tebessüm oluştu az kalsın ölebilirdim. O sırada suratımda sıcaklık hissettim Orel’e döndüğümde boğazından akan kanları gördüm adeta üzerime fışkırıyordu. Arkasında duran adamı görmem uzun sürmedi Orel’in arkadan dolaşarak boğazını kesmişti. Dili dışarıya çıkmış olan Orel o hep arzuladığı ölüme kavuşunca hiçte mutlu görünmüyordu. Bize 3 USEC biriminin olabileceği söylenmişti bir tanesini haklayınca erken sevinmek canımıza mal olacaktı anlaşılan. Ancak bunları düşünüp pişman olmak şu anda faydasızdı hızlı bir karar ile üzerimdeki cesedi tutup kendime kalkan yaptım. Duvarın diğer tarafına doğru koşmaya başladım. Amacım Roshana ulaşıp tekrar pozisyon almaktı. Koşarken arkamdaki duvarda mermiler patlıyor ve önümdeki cesede mermiler isabet ediyordu. Suratımdaki Orel’in kanı kırmızı değil bembeyaz olmuştu duvardan gelen tozlar yüzünden. Sağ gözümü tam açamıyordum taş parçası girmiş olacak ki her açtığımda bir şey batıyordu. Roshan’ın olduğu tarafa ulaştım cesedi yere atıp arkama baktım ancak yoktu yerini terk etmişti yada artık onun için de çok geçti. Bildiğim tek bir şey vardı oda tek başıma olduğumdu. Geldiğimiz merdivenlere hızla koştum ve birinci kata indim orada büyük demir boruların arkasında biraz saklandım. Kimsenin takip etmediğini anlayınca çantamı baktım kontrol yaptım üzerimi temizledim ve gözümü ve yüzümü su ile yıkadım. Biraz dinlendikten sonra görevime devam etmem gerektiğini biliyordum. Yavaş adımlarla merdivenlerden yukarıya doğru çıktım. Işıklan yanıp sönüyordu duvardaki beyaz fayansların üzeri kanlarla kaplanmıştı. Soyunma odası temiz duruyordu sesler kesilmiş ve ürpertici rüzgar sesi dışında bir şey duymuyordum. Oraya gidip Orel’i almalı mıydım ? İsteği buydu değil mi yemek olmak olmak istemiyordu. Ancak bir görevim vardı ya bu yolda bende ölecektim yada görevi tamamlayacaktım. Orel’i orada yem olarak bırakmak hoşuma gitmiyor olsa da başka çarem yoktu insan yemeği olmasa da fareler icabına bakacaktı. Sessiz bir şekilde “Özür dilerim Orel, iyi savaştın.” sözleri dudaklarımdan döküldü.

Silahımı tam otomatik moda alıp bir kat daha çıktım koridorda 4 ceset duruyordu ama hiçbiri Roshan değildi. Ilerledim ve kapının bir tanesinin açık olduğunu fark ettim. İçeriye bir bomba atmayı düşündüm ama gerekli belgeye zarar verebilirdi tek çarem sis bombasını kullanmak olacaktı. Sis bombasını içeriye atarak açık olan kapıdan içeriye ilerledim yavaşça içeriye girdikten sonra koridorda kör edici bir parlama oldu ve koşma sesleri duydum. Bize saldıran iki asker geliyordu hızlı bir kararla köşeye geçtim kapının kenarına geçtiklerini fark ettim. İçeriye bomba atacaklarını anlamıştım yoksa neden beklesinler. Bir anda ayaklarımın önüne bir şey yuvarlandı. İnsanın böyle bir durumda ölüme saniyeleri kala neler hissettiğini açıklayamam size. Hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti derler ya, koca bir YALAN ! Karanlık kocaman bir karanlık. Ama tereddüt edemezdim bombayı alarak koridora geri fırlattım koşma sesleri geldi ve ardından da patlama sesi bina sallandı ışıklar söndü. Bağırma sesi duydum çığlık atıyordu bir kişi, ingilizcem pek iyi olmasa da anladığım kadarı ile bacağı kopmuştu. Tek kişi kaldı dedim kendi kendime o beni biliyor ben onu biliyorum.

 

Koşma sesi merdivenlere doğru geldi anlaşılan arkadaşını bırakmıştı ki yapabileceği bir şey de yoktu zaten. Hızlıca içeriye bir göz attım ama döküman gitmişti. İçeriye USEC’ten önce girdiysem ve döküman yoksa neredeydi yerli halk birkaç kağıt parçası için hayatta kendini riske atmazdı. Masanın altındaki kasaya baktığımda açılmış görünüyordu ve içerisinde ki her şey gitmişti. Aklıma bir olasılık geldi ama kabul etmek istemedim Roshan böyle bir şey yapmazdı. Yapmamalıydı.

 

Odadan yavaşça çıktım koridordan geldiğim yöne doğru yöneldim yerdeki askere baktım can çekişiyordu ama elini bile kaldıracak gücü yoktu. Bacağına baktığımda ikisi birden parçalanmış kemik ve kas parçaları her yere dağılmıştı. Üzerinden geçerek koridorda ilerledim merdivenlere vardım geldiğim yerden geriye dönecektim. Büyük alana gittim ama hiçbir ses yoktu ne bir silah nede konuşma sesi. İlerlemeye devam ettim anlaşılan son kalan asker yaralanıp arkadaşlarını bırakıp kaçmıştı. Bu bir zaferdi ancak aynı zamanda değildi de Orel ölmüş Roshan kayıp ve dökümanlar bende değildi. Tünellere ilerledim ve ileride yerde yatan üç ceset gördüm iki tanesi bizim vurduğumuz adamlardı ancak diğeri onlardan uzakta duruyordu. Karanlık tünelde daha fazla yaklaştım nefes almak gittikçe zorlaşıyordu içerisi çok rutubetli ve küf kokuluydu her nefes sanki ciğerlerimi yakıyordu. Yaklaştıkça üçüncü cesedin aslında tek kişi değil iki kişi olduğunu fark ettim ve diğeri hala yaşıyordu. Dizlerinin üzerine çökmüş ve cesedi yiyordu. Ayağımla yerdeki bir cam parçasını ezdim çıkan ses tünelde yankılandı ve bir anda kafası bana doğru döndü. O karanlık koridorda gözlerinin böyle parlaması çok garipti. Sanki fosforlu gibiydi. Bir hayvan gibi ses çıkardı önce bir homurdama sonra bir kükreme. Koridorda yankılanan bu ses tüylerimi diken diken yaptı bir insana ait olamazdı bu ses. Üzerime doğru koşmaya başladı ama bir silah veya bir bıçakla değil normal sadece koşuyordu. Silahımı kaldırıp ateş etmek istedim ancak parmaklarımı kasamıyordum. Yeni fark ettimiştim koluma patlamadan sonra bir şarapnel isabet etmiş ve tam sinire gelmiş olmalıydı. Gittikçe yaklaştı çok hızlı geliyordu.

Gözlerine daha dikkatli baktım gözleri bembeyazdı hiç bir renk görünmüyordu az da olsa kanlıydı, gözlerinin etrafında damarlar morarmış iyice belirginleşmişti. Salgın bir hastalık mıydı yoksa yine yanlış giden bir deneyin sonucu muydu ? Umrumda değil beni öldürüp yemeden önce işini bitirmeliydim. Sol elimle tabancama uzandım. İki el ateş ettim ama isabet etmedi üçüncü tam kalbine geldi ama hızını kesmiyordu hala koşarak geliyordu. Bir kez daha bağırdı ve bana doğru zıpladı. Havada son kurşunu kafasına atabildim üzerime düştü yuvarladık. O an öldüğümü düşündüm ancak vücudunu yana doğru iterek doğruldum. Şarapnelin geldiği kolumda dayanılmaz acıyı hissettim. Ölmüştü kalbine gelen bir kurşun değil ama kafasına gelen kurşun işini bitirmişti. Koluma tampon yaptım ve devam ettim. Yediği cesede doğru yaklaştım. Suratı tamamen yenmişti kim olduğunu anlamak imkansızdı. Künyesi olduğunu gördüm aldım ve baktım.  Aleksandr Petrov. Künyeyi elimde sıktım ve “Roshan, bunu hakkettin” dedim kendi kendime. Çantasını aradım içerisini kasadan çıkan paralar ile doldurmuş, ön gözünde de ise gerekli döküman duruyordu. Büyük ihtimal bu dökümanları da satacaktı. Çantasını alarak fabrikadan çıktım ve koşar adımlarla görünmeden bizi alacak olan aracın olduğu bölgeye doğru ilerledim. Bir sağlık çalışanı da araçla birlikte gelmiş koluma bakıyordu. Geriye dönerken orada neler olduğunu sordular tek diyebildiğim “Bilmiyorum.” oldu. Ancak bildiğim bir şey vardı bana saldıran o garip yaratığın üzerinde Terra Group ceketi olduğuydu ve Terra Group Araştırma Labaratuvarı bu bölgeye çok uzak.

 

Bu çıktığım son görev oldu istifa ederek oradan çok çok uzaklara taşındım umarım bir daha böyle bir cehennem yaşamak zorunda kalmam...

Yeni Metin Belgesi.txt

Share this post


Link to post
Share on other sites
hardcoreman

“Hayat ne kadar komik değil mi? Veya acımasız mı? Kendimi para için sattıktan sonra hayatın ne kadar komik veya acımasız olduğunu düşünmem ne ile açıklanabilir peki? Ölüyorum, evet ben, sonunda bir köpek geberiyorsun seni pislik Valery. Ne düşünmem gerekir ki? Şarjörüme konulan yanlış kalibre kurşunu mu? Hayır. Hiçbir şey. Ne düşünsem de öleceğim. Evet bu kadar. Çantam nerede? Köpek gibi ölmektense intiharı tercih ederim.” Yepyeni bir m45 tabancayı çantadan çıkardı. Eli titriyordu. .45 kalibre kurşun kafasını dağıtabilirdi. Bunu istemiyordu. Silahı kafasına değil, boğazına dayadı. Bekledi. Tetiği çekemiyordu. Ölemezdi. O valery’di. Burada olmaz. Hayır. “Biri beni kurşuna dizebilir, ama ben bu boktan yerde bu şekilde ölmeyeceğim.” Çantanın içini karıştırıyordu, başı dönüyor, ikiye ayrılıyor, parçalanıyor gibi ağrıyordu. Sol elini ve bileğini hissedemiyordu. Oraya bakmaya korkuyordu. Ancak olan olmuştu. Kemiği bileğinin üstünden çıkmış, eli aşağıya sarkıyordu. Üstünde neredeyse tamamen kırmızı olan kirli tuhaf bir sargı vardı. Çantada istediğini buldu. “Ah.. işte buradasın. Kiril’e kalsa sen pahalı bir plastik parçasıydın ama burada hayatımı kurtaracaksın.” Çantadan bir morfin çıkardı. Bacağına dayadı. Uyguladı. Kendini daha iyi hissediyordu. Ayağa kalkabilecek gücü bulmuş gibiydi. Yanında Kafası dağılmış, beyninin parçaları yere saçılmış bir scav yatıyordu. Eski püskü AKM tüfeği yanında idi. Dipçiği ve toz koruyucusu yoktu. İçi çamur dolmuştu. Artık işe yaramazdı. Kiril’e baktı. Göğsü 7.62.39 kalibre kurşunla parçalanmıştı. Gözleri ona dönük, suçlarcasına ona bakıyordu. İrkildi. Onun ellerine baktı. m4a1 vardı. Namlusu parçalanmıştı. Onu da alamazdı. Kendi tüfeğini nerede düşürdüğünü hatırlayamıyordu. Hiçbir şey düşünemiyordu. Başı kendi kendini yiyordu sanki. Eline baktı. “.45 kalibre…” dedi. Yeterince güçlü. Tüfek kullanamayacağı aklına o an da geldi. Sol bileği paramparça olmuştu. “12 kurşun.” Yanında yedek şarjör yoktu. Olsa da nasıl kullanacaktı? Ayağa kalkmaya çalıştı. Yandaki borulara tutundu. Sol dirseği hala çalışıyordu. Çantasını sağ omzuna attı. Künyesi boynundan aşağı sallandı. Ayak sesleri her yerdeydi. Hatırladı. Nerede olduğunu sonunda hatırladı. “Tarkov’da ki pislik yuvasındayım… Fabrika.” Diye mırıldandı. Tünellerdeydi. Nasıl çıkabilir di?

    “Hadi açıl lanet kapı!” diye bağırdı. Tünellerdeki kapıya gelmişti. Ne yaptığını bilmiyordu. Artık başı umurunda değildi. Her taraf sidik ve kan kokuyordu. Kapı yavaşça açılmaya başlamıştı. Ancak birden hızla açıldı. Burnuna çarptı ve onu geriye savurdu. Dengesini sağlayıp ayakta kalmayı başardı. Kapıda bir silüet vardı. Tabancayı ona doğrulttu. Şekil hareket etmedi. Ray sistemindeki feneri açtı. O an oracıkta intihar edebilirdi. Gördüğü silüet bir insan değildi. Gözleri tamamen beyazdı. Kanlıydı. Derisi yanmış parçalanmış, dökülüyor, bazı bölgelerde kemikleri görünüyordu. Üstüne Sovyet memur üniforması vardı ve. Ağzının yarısı parçalanmıştı. Arkasında iki Sovyet askeri aynı şekilde duruyordu ve birinin kafasında balkabağı vardı. Delirdiğini sandı. “Öldüm ve şu an cehennemdeyim. Tek açıklaması bu olmalı…” dedi kendi kendine. Silüetler birden yok oldu ve büyü bozuldu. Nerede olduğunu hatırladı. Dışarı çıktı. Yağmur yağıyordu. Buz gibi bir hava vardı ve her taraf sisliydi. Çantasından balıkçı şapkasını çıkarıp başına taktı. En son isteyeceği şey soğuk almak olacaktı. Az önce rüya görmüştü. Ayakta uyurken… Tarkov da rüya görmeye zamanı yoktu. Rüya olduğunu nereden biliyordu? Vücudunu bir titreme kapladı. Rüya veya her ne ise o görüntüyü kafasından attı ve etrafına bakındı. İlerdeki Konteynerden gümrük de olduğunu anladı. İlerde bir grup silüet tuhaf şekilde ayaklarını yere sürüyerek yürüyordu. Ürperdi. Bear operatörleri neredeydi? onları burada bekleyeceklerdi. Çatışma olmamıştı çünkü hiçbir yerde kurşun kovanı yoktu ama yoğun bir kan kokusu vardı havada. Sis boğucuydu. Şu an Fabirkaya dahi razı olabilir di. Bu boktan yerden gitmeliydi. Biri omzuna dokundu. Bağırmamak için kendini zor tuttu ve omzuna dokunan kolu yana savurdu, döndü tabancayı kaldırdı ve ellerini kaldırmış, karşısında dikilen, Göğsünde USEC yazan adamı gördü. Bozuk Rusçasıyla “Beni öldürme. Burada bir şeyler oluyor. Kimseyi bulamıyorum. Lütfen” dedi.

Eski bir varildeki ateşi yeniden yakmaya çalışıyorlardı. TerraGroup Gökdelenleri sisten dolayı ufukta kaybolmuştu. Tuhaf bir soğuk vardı. Gördüğü adamın İsmi Alex’di. Kanadalı ama 1,5 yıldır Rusya da olan, kendini para için satmış bir başka pislik daha sadece. USEC olmasına ve BEAR avlaması için tonla para almış gibi durmasına karşın Valery'yi öldürmemişti. Onu öldürmesi bir kayıp olmazdı değil mi? İsterse elindeki mossberg pompalı tüfek ile kafasını parçalayabilirdi. Zaten yaralıydı. Neden onu öldürmemişti? Neler oluyordu bu lanet olası Tarkov’da? “Onları mutlaka görmüş olmalısın.” Dedi Alex bozuk Rusçası ile. “Onlar kim?” dedi Valery. “Gözleri beyaz kanlı. Derileri yanmış dökülmüş, ölü benzeri Sovyet memurları ve askerleri.” Dedi Alex. Valery o an olduğu yerde dondu. Onları görmüştü. Ona zarar vermemişlerdi. “Evet…” diye mırıldanabildi sadece. Birden ortaya çıkmışlar, ona sadece bakıp gitmişlerdi. Aklını kaçırdığını düşünmüştü. Şu an düşünebiliyordu. Askeri hemşire olan alex, bileğini düzgünce sarmış, ona morfin ve ağrı kesici bir hap vermişti. Çantasından çıkardıklarını ateşin üstündeki eski paslı ızgaraya koydu. 2 domuz eti konservesi. Onlar ısınırken alex’e “Senin arkadaşların var mıydı?” dedi. Alex “onlar parçaladı ama bana dokunmadılar” dedi. “Üzgünüm” diyebildi sadece. Alex “Ya senin arkadaşların?” dedi. Kiril ile birlikte geldiğini hatırladı. Tünelde iken bir scav grubu ile çatışmışlar. Kiril’in göğsü parçalanmıştı. Kendisinin ise sol bileği. “Bir scav arkadaşımı öldürdü” dedi. Gözleri ıslanmıştı. Kiril onun sadece arkadaşı değildi. Kardeş sayılabilecek kadar uzun bir süredir birlikteydiler. 2008’de tanışmışlar, Herkes gibi Tarkov’a para için gelmişlerdi. Çünkü gerçek hayatta bir baltaya sap olamamış, hayata tutunamamışlardı. Kendilerini para için satmışlardı… Bu cümleden nefret ediyordu. Şu an düşünecek zamanı yoktu. Kiril’in yasını sonra da tutabilirdi. “Ne yapacağız?” dedi Alex’e dönerek. “Önce yemek yiyelim” dedi. Kuytu bir duvarın köşesindeydiler. Isınan konserveleri yemeye başladılar. Uzakta tuhaf yaratıklardan biri, bir scav’i paramparça etti. Midesindekileri çıkarmamak için kendisini zor tuttu. Alex ağzını tutuyordu. Ancak güccünü toplaması için bir şeyler yemesi gerekliydi. Konserve kutusunun içinde sis yüzünden damlacıklar birikmişti. Artık gitme vakitleri gelmişti. “Eğer şanslıysak, dört yol ağzında askerler bizi bekliyordur.” Dedi Alex bozuk Rusçası ile. “Tamam, yola çıkmadan önce elimizdekilere bakalım, o şeyler neden bize saldırmıyor anlayamıyorum ancak bir kurşun dahi olsa yedekte olmasını istiyorum.” Dedi Valery. “Elindeki .45’lik mi?” dedi Alex. “Evet M45 tabancası, .45’lik” dedi Valery. Alex Pantolonunun cebinden bir kutu .45’lik çıkarıp valery’e uzattı. Tünelde iken bir scav’e 5 kurşun harcamıştı ve yedeği yoktu. Kutuyu Alıp Birazını şarjörüne doldurdu, kalanını da çantasına attı. Bileği hala kullanamayacağı kadar kötüydü. Elinde sadece M45 olacaktı. Alex’de Mossberg vardı. Üstüne av dürbünü takmıştı. Hem yakın hem uzun mesafe için kovanları vardı. Silahı eline aldı. Valery’e kalkması için yardım etti. “Yolun karşısına hızlıca geçip, ormanlık alandan ilerleyeceğiz” dedi Alex. Kargo pantolonu üstüne bol geliyordu. Eski ordu yeleği yıpranmıştı. Kafasında 60'ların sovyet kaskı vardı. Elinde Mossberg'i ile tam bir PMC oluyordu. Kendi kafasında ki kaskın kayışlarını çözdü. Sis onu boğuyordu. O yaratıklar onlara saldırsa da kaskının kafasından düşmesi sorun olmazdı.

Koşar adımlarla ormana gidiyorlardı. Açıkta yakalanmak istemiyordu. Nendenini bilmiyordu. Eski bir alışkanlık olabilirdi. Ortalıkta Hiç Scav yoktu. Normal bir günde bu onun için harikaydı. “Pislik insanımsı hayvanlar. Her yere burunlarını sokarlar zaten.” diye mırıldandı ancak şu an normal olmayan bir şeyler vardı. Scav gördüğüne mutlu olabileceği aklına gelmezdi. Ortalıkta sadece Scav değil hiç kimse yoktu. Açıkta yakalansa da farketmezdi. “Ama o şeyler neden bize saldırmadı?” diye aklından geçirdi Valery. “Bizim diğerlerinden farkımız ne?” Ormana girdiler ve soluklandılar. Çok soğuk ve sisliydi. Bileği sızlıyordu. Bir ağrı kesici hapı hızlıca ağzına attı. Sağ eliyle botlarının çözülmüş bağcıklarını bağlamaya çalıştı. Bu arada Alex Mossberg'de ki dürbünü çıkartmaya çalışıyordu. Nede olsa bu siste bir işe yaramazdı. Bacağında ki M9A3 yeni gibiydi. Uzun süredir o silahı almak için para biriktirdiği fikrine kapıldı. Tıpkı kendisinin yepyeni M45'i için yaptığı gibi. Yanda dallar hışırdadı. Sislerin arasından O yaratıklardan ikisi yanlarından onlara bakmadan öylece geçip gittiler. Birbirlerine ve silahlarına baktılar. “Sadece bir kurşun… sonra acılar bitiyor…” diye mırıldandı Valery. Alex “Dokunulmazlığımız sürüyor ancak ben aklımı kaçıracağım.” dedi. Hava kararıyordu. Yağmur atıştırıyordu. Şişmanca bir silüet karşılarında belirdi. Ellerini kaldırıyordu. “İnsan isen küfür et” dedi Valery. Şişman silüet bunun üzerine bir kahkaha patlattı ve Tarkov’a lanet etti. Yanlarına gelince sakallı, şişman ama askeri eğitim almış gibi duran bir adam olduğunu gördüler. Üstünde bol bir kamuflaj ceketi. Ordu pantolonu. Göğsünde salanan Polimer parçaları ile bir AK74M vardı. Kaskı yoktu. PMC'den çok bir asker'e benziyordu. Seçim yapma şansları yoktu. Tek istedikleri bir insan görmekti. “İsmim Vasily. Sizi gördüğüme o kadar mutluyum ki anlatamam…” dedi Vasily. “Bizde” dedi Alex bozuk Rusçası ile. Alex adama plandan ve yaratıklardan bahsetti. Ne kadar hızlı olsalar o kadar iyi olurdu ancak düzgün bir plan daha önemliydi. Vasily kendisinin de dokunulmaz olduğunu söyledi tuhaf bir ifade ile. Islak soğuk ve sisli orman da oturuyorlardı. Vasily sessizliği bozdu. “Sanırım” dedi Vasily. “Sanırım ben bu olanlar hakkında bir şeyler biliyorum…”

“Bir yerlerde duyduğum ve hatırladığıma göre 50 yıl önce, 1978’de Tarkov şehri Sovyet Rusya’nın askerler üzerinde birtakım deneyler yaptığı tuhaf bir şehirdi. Soğuk savaş dönemi sırasında bunlar gizlenmiş, sonra bazı rivayetler ortaya atılmış ama hiçbiri kanıt olarak bulunamamıştı…  Özel süper askerler… Önlerine geleni parçalayabilen tuhaf ölü tipler. Sovyet askerlerine 0- kan grubuna benzer bir kan enjekte edilmiş ve bu ölü gibi yaratıkların onları dokunulmaz olarak kabul etmesi sağlanmış. Şu ana kadar hiçbir kanıt yoktu ancak, tam spooktober zamanında ortaya çıktılar. 50 yıl sonra…” dedi Vasily. “Benim kan grubum 0-“  Dedi Valery. “Benimde” dedi Alex. Kolundaki armayı kontrol eden Vasily “Benimde öyle” dedi tedirgin bir şekilde. “Dört yol ağzına kadar ulaşabilirsek buradan kurtulabiliriz, eğer zaten dokunulmaz isek sadece bir araç bulmamız yeterli olur” dedi Alex. “şu arada UN aracı görmüştüm” dedi Vasily. Elindeki plastik gibi duran AK’yi daha düzgün kavramaya çalışırken. Valery, Vasily’nin neden tuhaf davrandığını anlayamıyordu. Kan grubu için neden armasına bakması gerekliydi ki? Bu bilgileri nereden duymuştu? Pislikleri temizlemek için gönderilen bir askerdi ama üstlerinden kalkamayacakları kadar büyük bir sorun ortaya çıktığı için PMC'lerden yardım istemek zorunda mı kalmıştı? Bunları sonra düşünebilirdi. Şu an sadece buradan gitmek istiyordu. Yola yeniden çıktılar. Birkaç silüet paramparça bir bedenin üzerinde duruyordu. Ölüm sessizliği vardı. Yağmur hızlanmaya başlamıştı. Vasily yürürken tekliyor. Yüzünden terler boşanıyordu. Sislerin içinden az çok seçilebilen açık mavi UN arabasını Gördüler. Vasily hızla arabanın sürücü koltuğuna geçti. Paspasın altından anahtarlar çıktı. Valery arkaya, Alex ise öne bindi. Vasily terli parmaklarıyla anahtarı taktı, döndürdü ve araba dördüncü deneme de çalıştı. Otomatik vites taşıma aracı gibi duran geniş, 7 koltuklu araç hareket etmeye başladı. Vasily gaza gerektiğinden fazla bastı ve hızla sessiz tarkov yolunda Dörtyol ağzına doğru yol almaya başladılar. Ancak sisin içinde 4 veya 5 silüet yolun ortasında onlara durun dercesine bakıyordu. Vasily terliyor, Gaza yükleniyor araba gittikçe hızlanıyordu. Birden yok oldular. Biri vasily ile içi içe geçip adamı koltukta paramparça etti. Et ve kemik parçaları koltukta kaldı. Alex kusuyordu. Valery’nin başı ağrıyordu ancak ikisinin de aklına arabayı şu an kimsenin sürmediği gelmiyordu.  Sol da ki binaya doğru süratle gidiyorlardı. “Vasily dokunulmazdı… Neden onu parçaladılar? Lanet olası Tarkov’da neler oluyor?”

 

Başını kaldırıp baktı. Arabanın önü yamulmuştu. son anda kontrolu sağlamış ama arabanın sağ tarafı binaya çarpmıştı. Ön Cam kırıktı. Sürücü koltuğunda et ve kemik parçaları vardı. Alex’in yerinde ise sadece kusmuk vardı. İleriye baktı. Alex artık sadece et ve kemik torbasıydı. Ölü gözlerle duvarın dibinden Valery’e bakıyordu. Arabadan çıktı. Yas tutmaya zamanı yoktu. Pislik Vasily onlara yalan söylemiş, Sonra paramparça olmuştu. Onunla birlikte Alex’de gitmişdi. 1 gündür tanıdığı adamın arkasında yas tutmayacaktı. Hayır. İlerlemeliydi. Nehir yakındı. Sonra ise Dörtyol ağzı. Karanlık tam olarak çökmeden oraya yürümeliydi. Sol bileğine bir cam parçası girmişti. Şu an yapabileceği bir şey yoktu. Başı ağrıyordu. Yağmur yağıyordu. Etrafta sisin içinde kafasında balkabağının ışıkları görünen bazı silüetler dolaşıyordu. Tek başınaydı. Bacaklarını yokladı sorun yoktu. Tabancası ortalıkta görünmüyordu. Artık umurunda değildi. Yavaşça nehre yürümeye başladı. Nehir de ki yapmacık köprüde ölü gibi silüetlerin yanından geçti. Artık hiçbir şey umurunda değildi. Bileğinin acısı yüzünden düşünemiyordu. “Dört yol ağzı” diye tekrarlıyordu sürekli. Gözünden kan akıyordu. Neden anlayamıyordu. Sağ kulağını hissedemiyordu. Başının sağ tarafı çok ağrıyordu. “Kulağım mı koptu” Dedi ve dehşete kapıldı ama sonra artık hiçbir şey umurumda değil dedi kendi kendine. Tarkov’dan çıkmalıyım. Bu boktan yerde ölemem. Olmaz. Artık neredeyse gece olmuştu. Dört yol ağzındaydı. Askerler her tarafı kapamıştı. Sınırın diğer tarafında bir keskin nişancının dürbünü günün kalan son ışıklarında parlıyordu. “Sadece bir kurşun… sonra acılar bitiyor…” diye mırıldandı Valery baygın şekilde. Bir silahın patlama sesi duyuldu. Yanında ki silüetlerden biri yere yıkıldı. Bir siren çalmaya başladı. Tam teçhizatlı bir grup asker kapının önünde belirdi. Valery koşarak onlara doğru gitti, sınırdan dışarı atladı ve bayılacak gibi oldu. Bir sahra hastanesinde ameliyat edildi ve bileği kurtarıldı. Herşeyi onlara anlatmalıydı. Ama hepsini zaten biliyorlardı. Bu sorunun üstesinden kalkamamışlardı. Bu sefer herşeyi batırmışlardı. Tarkov karantina bölgesiydi artık. Hala silüetler ve balkabağı ışıkları az çok seçilebiliyordu. Balkabakları... Sis yoğunlaşıyor, yağmur hızlanıyordu... 

tarkov story.txt

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest
This topic is now closed to further replies.

×
×
  • Create New...
b38e7c858218a416ef714554dce933a2